Mahir ODABAŞI

Bir tabak kuru fasulyenin karşılığı

Mahir ODABAŞI

Şehrin merkezindeki ara sokaklardan birinde küçük bir çay ocağı işletiyordu. Lakin o, sıradan bir esnaf değildi. Gönlü de sofrası da açıktı. Para onun için önemliydi ama her zaman ikinci sırada gelirdi. Bu güzel hasletlerini çocuklarına da kazandırmaya çalışıyordu.

Çay ocaklarının hayatımızda ayrı bir yeri vardır. Orada herkes birbirini tanır. İki gün uğramayan merak edilir, hâli hatırı sorulur. Kimin demli, kimin şekersiz çay içtiği bile bilinir. Sormadan çayı ona göre hazırlanır. Sohbetler samimi, dostluklar içtendir.

Bir tabak kuru fasulyenin karşılığı

Gün geldi, Hamza Amca Hakk'ın rahmetine kavuştu. Çay ocağı oğluna kaldı. O da babasından aldığı terbiye ve ahlakla aynı anlayışı sürdürmeye çalışıyordu.

Eskiden insanlar öğle yemeklerini bugünkü gibi dışarıda yemezdi. Evde hanımları yemeklerini özenle hazırlar, çocuklarıyla gönderir veya kendileri getirirlerdi.

Hamza Amca'nın gelini de kayınpederine çekmişti. Onun gibi gönlü ve sofrası açıktı. Her yemek gönderdiğinde bir kişilik fazla koyardı.

Eşi bazen takılırdı:

“Yahu hatun, şu yemekleri biraz azalt. Böyle giderse beni kilolu yapacaksın!”

Hanımı ise şöyle cevap verirdi:

“Bey, sen toplum içindesin. Garibi gelir, fakiri gelir, yolcusu gelir, öğrencisi gelir. Sofrana davet et, bir tabak da ona ikram et. Başımızın, gözümüzün sadakası olur.”

Eşinin bu sözleri onun çok hoşuna giderdi.

Bir gün öğle vakti çay ocağı boşalmıştı. Gelen yemeğini yiyip karnını doyurmak istedi. Sofrasını hazırlarken kendi kendine söylendi:

“Yahu hatun, yine yaptın yapacağını! Bir kişiyim, üç kişilik yemek göndermişsin.”

Tam o sırada iki delikanlı içeri girdi.

“Amca, buralarda simitçi var mı?” diye sordular.

“Yabancısınız galiba?”

“Evet, ama artık buralı olacağız. İkimiz de buradaki üniversiteyi kazandık.”

“Demek öğrencisiniz. O hâlde bırakın simidi, başka zaman yersiniz. Sizi Allah gönderdi. Geçin karşıma, öğle yemeğini beraber yiyelim. Bakın, şansınıza yengeniz kuru fasulye pilav yapmış!”

Gençler önce teşekkür ettiler, ancak ısrar üzerine sofraya oturdular. Birlikte yemeklerini yediler, çaylarını içtiler. Ceplerinde fazla harçlıkları da yoktu. Üstelik yemek çok güzeldi.

Delikanlılardan biri,

“Rahmetli annem de benim için çok yapardı.” dedi.

Diğeri de yemeğin ardından içten bir dua etti. Hamza amca bu manzaradan çok mutlu oldu. Bir tabak yemekle iki gencin gönlüne dokunmuştu.

Zamanla bu iki genç çay ocağının müdavimleri arasına katıldı. Arkadaşlarını da getiriyor, bazen ceplerinde para olmasa bile çaylarını içip o mütevazı sofraya ortak oluyorlardı.

Üniversite bitti, ayrılık vakti geldi. Veda etmek ve helalleşmek için son kez uğradılar.

Aradan on beş, yirmi yıl geçti. İki arkadaş da önemli görevlerde, üst düzey makamlara gelmişlerdi.

Birinin tayini, üniversiteyi okuduğu şehre çıktı. Önemli bir bürokrat olarak döndüğü şehirde ilk fırsatta eski çay ocağına uğradı. Ancak camında kocaman bir yazı vardı:

KİRALIK

Üzüldü. Yan dükkândaki esnafa sordu. Hamza Amca'nın yaşlandığını, eşinin de rahatsızlığı nedeniyle çay ocağını kapattığını ve artık pek dışarı çıkamadığını öğrendi. Telefonunu aldı.

Eve döndüğünde eşine,

“Hanım, bizim Hamza amca dükkânı kapatmış. Üstelik eşi de rahatsızmış. Sana zahmet, kuru fasulye pilav hazırlasan da beraber ziyarete gitsek. O gün yediğimiz yemeğin tadını hiç unutamadım. Arkadaşımla birlikte öğrenciydik, cebimizde doğru dürüst paramız yoktu.” dedi.

Eşi de memnuniyetle kabul etti.

Hemen Hamza Amca'yı aradı:

“Amca, hanımla seni ziyarete geleceğiz. Şimdilik kim olduğumu söylemiyorum, sürpriz olsun. Yemeğimizi de beraberimizde getireceğiz.”

Hamza Amca şaşkınlıkla,

“Allah Allah, kim acaba? Buyurun gelin evlat. Teyzen biraz rahatsız, ev de biraz dağınık ama…” dedi.

Ertesi akşam kapıyı Hamza Amca açtı. Karşısındaki genci görünce hemen tanıdı.

“Vay evlat! Gözlerime inanamıyorum!” derken gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı.

Misafirlerini içeri buyur etti. Teyze kanepede uzanıyordu. Gelenleri görünce doğrulmaya çalıştı.

Genç adam söze başladı:

“Hamza amca, ben bu şehre atandım. İlk fırsatta seni görmek istedim. Hele sofrayı hazırlayalım da o eski kuru fasulyenin tadını bir kez daha hatırlayalım.”

Birlikte yemeklerini yediler, eski günleri yâd ettiler. Ayrılma vakti geldiğinde genç adam sordu:

“Hamza Amca, benden bir isteğin var mı?”

“Evlat, fakirhanemizi şenlendirdin. Daha ne isteyeyim?”

“Amca, o ayrı. Bir ihtiyacın varsa lütfen çekinme.”

Hamza Amca biraz duraksadıktan sonra anlatmaya başladı:

“Evlat, teyzenin rahatsızlığı ağır. Ameliyat olması gerekiyormuş. Üstelik büyükşehirde yapılacak. Çocuklar birkaç yere sordular ama çok yüksek paralar istemişler. Bir de oralarda pek tanıdığımız yok. Doğrusu bunun sıkıntısını yaşıyoruz.”

Genç adam hemen üniversite yıllarından arkadaşı olan doktoru aradı:

“Üstadım, yirmi yıl önce birlikte yediğimiz kuru fasulye pilavını hatırlıyorsun, değil mi?”

“Hatırlamaz olur muyum? Hiç unutmadık ki!”

“İşte bugün onun ücretini ödeme zamanı. Şu anda Hamza amcanın evindeyim. Teyzenin ciddi bir rahatsızlığı var. Tevafuka bak ki senin uzmanlık alanınla ilgili. Ayrıntıları sen bilirsin. Teyze sana emanet.”

Doktor arkadaşının cevabı gecikmedi:

“Eyvallah! Başım, gözüm üstüne. Gereken neyse yaparız.”

Genç adam telefonu kapatıp Hamza Amca'ya döndü:

“Amca, hiç merak etme. Teyze artık arkadaşıma emanet.”

Hamza Amca'nın gözlerinden yeniden yaşlar süzüldü. Bu kez gözyaşlarının içinde şaşkınlık, minnet ve tarifsiz bir mutluluk vardı.

Yıllar önce iki üniversite öğrencisine ikram edilen bir tabak kuru fasulye, aradan yirmi yıl geçtikten sonra bir ailenin en büyük derdine umut olmuştu.

Atalarımız boşuna dememiş:

“İyiliği yap, denize at. Balık bilmezse Hâlık bilir.”

İyilik, özellikle de bir öğrencinin gönlüne dokunarak yapılan iyilik, nerede ve ne zaman filizleneceği belli olmayan bir tohum gibidir.

Belki o gün verilen bir tabak yemek sıradan bir ikram gibi görünmüştü. Oysa yıllar sonra bir insanın sağlığına kavuşmasına vesile olacak bir iyiliğin başlangıcıydı.

Unutmayalım; bazen bir tabak kuru fasulyenin karşılığı, yıllar sonra bir insanın hayatına umut olmaktır.

Vefa, yapılan iyiliği unutmamak; gönül zenginliği ise o iyiliği karşılık beklemeden yapabilmektir.

NOT: 7 Kasım Cumartesi Günü 7 kitabımla Çorum Kitap Fuarı'nda olacağım. Beklerim efendim.

WhatsApp

Kastamonu Güncel WhatsApp Kanalını Takip Et

En güncel haberler için bizi WhatsApp kanalımızdan takip edin!

WhatsApp TAKİP ET

Yazarın Diğer Yazıları