Günümüzde en önemli sorunun ne olduğu sorulsa, hiç tereddüt etmeden “güven” derim. Ne yazık ki insanlar artık birbirine güvenmiyor. Bu durum, özellikle Müslüman bir toplum için son derece üzücüdür. Bir zamanlar darbımesel hâline gelmiş “Müslümanın sözü senettir” ifadesi, bugün neredeyse anlamını yitirmiştir. Öyle ki, bırakın sözün senet olmasını, artık senet bile güven vermemektedir. Bu ağır vebal, toplum olarak hepimizin omuzlarındadır.
Daha önce de ifade ettiğim gibi, eğitim yalnızca okulda başlamaz; ailede, hatta anneanne ve babaannenin dizinin dibinde filizlenir. Okulda gelişir, toplumda meyve verir. Meyvenin tatlı ya da acı oluşu ise bu sürecin nasıl yaşandığına bağlıdır.
Yıllar önce kurumda geçici çalışan bir personel vardı. Bir arkadaşım, onun maddi sıkıntı içinde olduğunu söyleyince, katkımız olsun diye bir miktar para verdim. Aradan zaman geçti; bir gün mesaj göndererek çok zor durumda olduğunu, maaşımın onda biri kadar borç istediğini ve altı ay sonra ödeyeceğini söyledi. Temkinli davranarak istediği miktarın yarısını verdim. Aslında niyetim, geri getirdiğinde parayı almamak, annemin zekâtı olarak bırakmaktı. Aynı zamanda, ileride yapılacak yardımlar için onun dürüstlüğünü de görmek istiyordum. Ne yazık ki, aradan yıllar geçti ve kendisinden bir daha haber alamadım. Para gelmedi.
Bir başka gün, valilikte görev yaparken birisi çıkageldi. “Biz mektep arkadaşıyız.” dedi. Oysa öyle olmadığımızı biliyordum. Yine de ilgilenip bir çay ikram ettim. Bir hafta sonra tekrar geldi. Bu kez, “Bacım şehit eşi, ona bir daire almaya çalışıyoruz; bir maaş kadar eksiğimiz var, borç verebilir misin?” dedi. Nazikçe, çay içmenin serbest ama borç vermenin âdetim olmadığını söyledim. O gidiş, o gidiş… Sahte mektep arkadaşlığımız da böylece sona erdi.
Bir köfteci esnafı vardı; gençti, severdim. Arada selamlaşır, sohbet ederdik. Bir gün ödeme sıkıntısı olduğunu görünce, “Şu parayı al, bankada duracağına senin işini görsün.” dedim. Hatta zaman zaman küçük ödemeler için de destek olabileceğimi söyledim. Memnun oldu, teşekkür etti. Ancak zamanla daha büyük meblağlar istemeye başladı. Yine temkinli davranıp daha azını verdim. Sonrası mı? Yine aynı… Gidiş o gidiş.
1991 yılı… Askere gideceğim. O günün şartlarında cebimde neredeyse hiç para yoktu. Hatta kefilliğim dolayısıyla icralık bir durumla askere gidiyordum. Spor ayakkabı almam tavsiye edildi. İlçedeki bir esnaftan veresiye bir ayakkabı aldım; sağ olsun deftere yazdı. O dönem askerlik sekiz aydı. Borcumu ancak dönüşte, utana sıkıla ödeyebildim. Hâlâ hatırladıkça içim burkulur. Nasip olursa bir gün gidip yine ondan alışveriş yapacak, pazarlık etmeden, nakit ödeyerek helalleşeceğim. Zaruret içinde yapılmış olsa bile, hatalardan dolayı özür dilemek bir erdemdir.
Bir başka hatıra… Daireden bir arkadaşım bir gün arayıp borç istedi. O an cebimde vardı; odasına gidip verdim. Bir ay sonra arayıp şehir dışında olduğu için veremediğini söyledi. “Önemli değil,” dedim. Sonrası yine sessizlik… Yıllar geçti. Paradan ziyade ona karşı sevgimin azalmasına sebep olduğu için üzüldüm.
Yine yıllar önce bir arkadaşım, ihtiyaç hâlinde isterim diyerek verdiğim birkaç çeyrek altını, tayinim çıkınca geri istedim. Getirdi ama verirken, “İsteyeceğini bilseydim almazdım.” dedi. Yorumu size bırakıyorum.
Elbette ihtiyaç sahiplerine yardımcı olmak güzeldir. Merhum bir arkadaşım vardı; zaman zaman gelir, “Müdürüm, durumlar nasıl, bana şu kadar verebilir misin?” derdi. Söz verdiği zamanda getirir, ihtiyacım yoksa geri almazdım; o da dua ederdi. Böyle küçük yardımlarla birinin işine yarayabilmek insana huzur veriyor.
Kendi adıma, 1990–2000 yılları arasında çevremden zaman zaman borç olarak altın ve döviz aldım. Çok şükür, hiçbirini aksatmadan, zamanında ödemeye özen gösterdim. Yalnızca, ihtiyaç duyduklarında bana en az on beş gün önceden haber vermelerini rica ederdim. Birinden aldığımı diğerine vererek dengemi korudum; güvenimi ve itibarımı asla zedelemedim. Zira olması gereken de budur.
Özetle, insanlık hâlidir; zaman zaman maddi ihtiyaçlar doğabilir. Bu durumda eş, dost ve akrabalardan emanet almak son derece tabiidir. Ancak asıl önemli olan, alınanı vaktinde iade etmek; eğer bu mümkün değilse, mahcubiyetle özür beyan edip imkân dâhilinde ek süre talep etmektir. Nitekim Peygamber Efendimiz ’in “Söz vermek borçlanmaktır” buyruğu, bu husustaki sorumluluğumuzu açıkça ortaya koymaktadır. Sonuç olarak, bir kişiden görülen vefasızlık, başkalarına da olumsuz şekilde yansır; bu ise hem vicdani bir yük hem de manevi bir sorumluluktur.
TAVSİYE: Kitaplarımı benden veya Çorum tarihi ayakkabıcılar arastasından Ciltçi Hoca’nın dükkândan alabilirsiniz.