Mutluluk her sabah kapımızı çalar; çoğu zaman onu içeri buyur etmek yerine sessizce uğurlarız. Oysa başkalarının hatalarına öfke biriktirdikçe, yüklediğimiz ağırlık onların değil, kendi omuzlarımızın üzerine çöker. Hiçbir zafer çiçeklerle bezeli patikalardan geçerek gelmez. Her zorluğun koynunda saklı bir kolaylık, her kara bulutun ardında sabırla parlayan bir güneş vardır.
İnsan; işini, aşını, eşini, dostunu sevdiği ölçüde hayata kök salar. Sevmeden yapılan iş, ruha ağır gelen bir yük gibidir; dakikalar uzar, saatler geçmek bilmez. Mesai bitmek tükenmek bilmeyen bir yol olur; iç çekişler çoğalır, pazartesi sabahı daha doğarken cuma akşamını özler. Oysa bir başkası, düzene sitem etse de, zaman zaman haksızlığa uğradığını düşünse de üretmekten vazgeçmez; hem de en iyisini üretmeye koyulur. Birileri kendi kapısının önünü süpürmeye üşenirken o, sokağın tamamını temizleme gayretiyle işe sarılır. Vaktin nasıl akıp gittiğini fark etmez; yarının bugünden daha güzel olması için aklını ve yüreğini ortaya koyar. İşini hakkıyla yapmanın verdiği onurla dimdik durur. Çünkü nereden gelirse gelsin her soruya, alın teriyle yoğrulmuş bir cevabı vardır. Ve o cevap, insanın kendine duyduğu saygının en berrak ifadesidir.
Mesleklerin adı değişebilir; anlamı ise insanın ona kattığı değerle şekillenir. Bir ayakkabı boyacısı da, bir inşaat işçisi de, bir usta da emeğinin içinde mutluluğu bulabilir. Buna karşılık, masa başında çalışan bir memur ya da bir yönetici, gönlünü işine katmadıkça eksik kalabilir. Demek ki görkem makamda değil; başlamaya cesaret edebilen yürekte gizlidir. Güç, bilekten önce kalpte atıyorsa gerçek kudrete dönüşür.
Başarı; öğrenmekten vazgeçmeyenlerin, sebepleri araştıranların ve rahatını terk edebilenlerin yol arkadaşıdır. Yarınlar, yorgunluğa sığınanların değil; gayreti kuşanıp çalışanların olacaktır.
İşimize değer kattığımızda önce kendi içimiz aydınlanır. Zaman su gibi akıp gider; geriye, üretmenin huzuru kalır. Ardından bu huzur, dalga dalga çevremize yayılır. Yeter ki yaptığımız işi bir mecburiyet değil, bir emanet gibi görelim; yeter ki gönülden isteyelim…
Aynı binanın gölgesinde tuğla ören üç adamın ibretlik hikâyesini paylaşmak isterim.
Bir gün bir adam inşaata uğrar ve çalışan üç ustaya aynı soruyu yöneltir:
“Ne yapıyorsun?”
İlk ustaya sorar. Usta, başını kaldırmadan kısa bir cevap verir:
“Ekmeğimi kazanıyorum.”
İkinci ustaya yönelir. O, elindeki harcı göstererek daha sade bir karşılık verir:
“Tuğla örüyorum.”
Son olarak üçüncü ustaya sorar aynı soruyu. Usta, yüzünde hafif bir tebessümle doğrulur ve gururla cevaplar:
“Bir saray inşa ediyorum.”
Oysa üçü de aynı duvarın tuğlalarını örmektedir. Fakat bakış açıları farklıdır. Biri geçimini, diğeri yaptığı işi görürken; üçüncüsü emeğinin ardındaki büyük resmi görmektedir. İşte fark, tam da burada başlar. Aynı işi yapmak mümkündür; ancak ona anlam katmak, onu bir “saray”a dönüştürmek insanın yüreğiyle ilgilidir.
TAVSİYE: 50 yıllık birikimimle hazırladığım ‘’Mahirane Söylemler, Susamak, Depremle Yaşamak, Kazalar Geliyorum Demez, Hayallerin Peşinde-1, Bir Ömrün Sessiz Notları’’ isimli kitaplarımı okumanızı ve evlatlarınıza da okutturmanızı gönülden tavsiye ederim. Bu eserleri, 536 568 11 41 numaralı telefondan bana ulaşarak (her biri 250 TL) imzalı olarak temin edebilirsiniz.
