Anne ve babalar…
Hayatımızdaki en büyük nimetlerden biridir. Çoğu zaman farkında olmadan sahip olduğumuz, fakat kıymetini çoğu zaman geç anladığımız bir nimettir.
Okuldan ya da işten eve döndüğünüzde kapıyı açar açmaz bir sesin sizi karşılaması…
“Yavrum hoş geldin. Nasılsın? Günün nasıl geçti? Seni sevdiğin için mis gibi kuru fasulye yaptım…”
Belki sıradan bir cümle gibi gelir. Ama aslında dünyanın en büyük zenginliklerinden biridir.
Bu zenginliğin kıymetini çoğu zaman ancak bundan mahrum kalanlar daha iyi anlar.
Bir an için şöyle bir sahneyi düşünelim…
Başka bir şehirde üniversite okuyorsunuz. Ara tatilde memlekete dönüyorsunuz. Yol boyunca annenizden, babanızdan telefon geliyor:
“Evladım ne yemek istersin? Biz seni terminalde bekliyoruz… Kendine iyi bak.”
Yan koltukta oturan bir genç de bu konuşmayı duyuyor. O da sizin gibi üniversite öğrencisi.
Ama onun anne ve babası artık hayatta değil.
Bir an için empati yapalım…
Belki gözlerinden iki damla yaş süzülür. Dudaklarından sadece şu kelimeler dökülür:
“Keşke…”
İşte nimetin kıymeti çoğu zaman böyle anlarda anlaşılır.
Eğer sarılacak bir anneniz, bir babanız varsa; eve vardığınızda onları sımsıkı kucaklayın.
Çünkü hayatın en büyük zenginliklerinden biri, başınızı yaslayabileceğiniz bir anne omzu ve güven duyacağınız bir baba varlığıdır.
Son yıllarda televizyonlarda ve sanal medyada aile içi olumsuz örnekler sıkça gündeme getiriliyor. Anne, baba ve kardeşler hakkında yaşanan kötü olaylar sürekli paylaşılıyor.
Oysa unutulmamalıdır ki:
“Kötü örnek, örnek değildir.”
Bir başka hakikat de şudur:
Güzellikler paylaşıldıkça çoğalır. Kötülükler paylaşıldıkça ise normalleşir.
Bu nedenle bir kötülüğü anlatırken, yorumlarken ya da paylaşırken iki kez düşünmek gerekir.
Geçtiğimiz günlerde dostumun gönderdiği ibretlik bir hikâye bu gerçeği bir kez daha hatırlattı.
Bir öğretmen sınıfta öğrencilerine denizin ortasında batmak üzere olan bir geminin hikâyesini anlatır.
Gemide bulunan bir çift cankurtaran botuna ulaşır. Fakat botta yalnızca bir kişilik yer vardır.
O anda adam karısını geride bırakır ve bota atlar. Gemide kalan kadın ise eşine bakar ve son sözünü söyler.
Öğretmen burada durur ve öğrencilere sorar:
“Size göre kadın kocasına ne demiş olabilir?”
Sınıftaki öğrencilerin çoğu şu cevabı verir:
“Senden nefret ediyorum! Nankör herif!”
Fakat sınıfın köşesinde sessizce oturan bir çocuk farklı bir cevap verir:
“Öğretmenim… Bence kadın ‘Çocuğumuza iyi bak’ demiştir.”
Öğretmen şaşkınlıkla sorar:
“Bu hikâyeyi daha önce duydun mu?”
Çocuk başını sallayarak cevap verir:
“Hayır öğretmenim. Ama annem vefat etmeden önce babama aynı şeyi söylemişti.”
Öğretmen üzgün bir ifadeyle şöyle der:
“Evet… Cevap doğru.”
Hikâyenin devamı daha da çarpıcıdır.
Gemi batar. Adam kurtulur ve eve döner. Küçük kızını tek başına büyütür.
Yıllar sonra kız, vefat eden babasının günlüğünü bulur. Günlükte şu gerçek yazmaktadır:
Meğer gemi yolculuğu sırasında anneye ölümcül bir hastalık teşhisi konmuştur.
O kritik anda baba, ölmek üzere olan eşinin yerine kendini bota atmıştır.
Günlüğünde şu cümle yer alır:
“Seninle birlikte denizin dibine batmayı o kadar isterdim ki… Ama çocuğumuz için tek başına batışını izlemek zorunda kaldım.”
Hayatta çoğu zaman gördüğümüz her şeyin arkasındaki gerçeği bilemeyiz.
O yüzden olaylara yüzeysel bakmamak gerekir.
Hesap geldiğinde hesabı ödeyen gerçek dost bunu zorunluluktan değil, dostluğa paradan daha çok değer verdiği için yapar.
Bir tartışmadan sonra ilk özür dileyen kişi bunu suçlu olduğu için değil, karşısındakine değer verdiği için yapar.
Sizi tehlikelere karşı uyaran, mesajlar gönderen insanlar bunu boş vakitlerinden değil; sizi önemsedikleri için yaparlar.
Toplumun derdiyle dertlenen, yazan, uyaran, hatırlatan insanlar da çoğu zaman reklam için değil; sorumluluk duygusuyla hareket ederler.
Çünkü hayat sandığımızdan daha kısa.
Bir gün hepimiz sevdiklerimizden ayrılacağız.
Bir gün çocuklarımız eski bir fotoğrafa bakıp:
“Bunlar kim?” diye soracak.
Biz de içimiz burkularak şöyle diyeceğiz:
“Bunlar… hayatımın en güzel günlerini birlikte geçirdiğim insanlar.”
Ve bir gün biz de sessizce bu dünyadan ayrılacağız.
Gönüllü dostların ya da görev icabı gelen insanların omuzlarında son yolculuğumuza uğurlanacağız.
Kabristandaki yerimize emanet edilip… Bâkî olan hayatı bekleyeceğiz.
NOT: Sevdiklerinizi üzmek istemiyorsanız, son resminiz hüzünlü olmasın.