Kurum ve kuruluşların özel kalemleri, yalnızca idari bir birim değil; aynı zamanda o kurumun dış dünyaya açılan aynasıdır. Bu aynada görülen; giyim kuşamdan hitabete, nezaketten davranış inceliklerine kadar uzanan bir bütündür. Özel kalem, ya temsil ettiği makamın itibarını parlatır ya da farkında olarak ya da olmayarak gölgeler. Hatta kimi zaman, makam sahibinin hiçbir dâhili olmasa bile, oradaki tutum ve davranışlar yüzünden onun hakkında olumsuz kanaatler oluşur; kulaktan kulağa yayılan dedikodular, itibarı yıpratır.
Bir seminerde bir yetkilinin şu sözleri dikkat çekiciydi: “Yarın bir makam sahibi olursanız ve bir özel kaleminiz bulunursa, unutmayın; yerde hoplayan pireden, havada uçan sinekten haberdar olmalı ve sizi her daim doğru bilgilendirmelidir.” Gerçekten de düşünelim: En samimi dostlarınızdan birinin mutlu ya da acı bir günü olmuş, bu durum basına ve sosyal medyaya yansımış; fakat siz, bilgilendirilmediğiniz için bundan habersizsiniz. O dostunuz size sitem etmez mi? Elbette eder.
Bu nedenle, makam ne olursa olsun, asıl mesele gönüllere dokunabilmektir. Siz ne kadar hizmet ederseniz edin, eğer insanların kalbinde bir yer edinemiyorsanız, daima bir eksiklik kalacaktır. O eksiklikte bir gün mutlaka gün yüzüne çıkacaktır. Telafisi de kolay kolay olmayacaktır.
Küçük bir örnek bu gerçeği açıkça ortaya koyar:
Yabancı bir şehre tayininiz çıkar. Kurumun özel kalemini ararsınız, kendinizi tanıtıp kısa bir bilgi istersiniz. Aldığınız cevap: “Gelince görürsün.” Ve telefon kapanır. Başka bir şehirde ise aynı durum karşısında şu sözlerle karşılaşırsınız: “Hayırlı olsun, kurumumuza hoş geldiniz. İnşallah birlikte güzel hizmetler yaparız. Herhangi bir ihtiyacınız olursa lütfen bildiriniz; imkânlarımız ölçüsünde yardımcı olmaktan mutluluk duyarız.” Hatta, “Sizi amirimize bağlayayım da—müsaitse, kendileri memnun kalır—isterseniz bir ‘merhaba’ deyiniz.” denir. “Memnun olurum.” deyip bağlandınız ve aynı nezaketi müstakbel amirinizden de duydunuz; daha gelmeden, tabiri caizse, uçarsınız. Çevrenize reklam yaparsınız. Eğer sizde de biraz nezaket varsa işinize dört elle sarılır, iyi niyetin suiistimal edilmemesine özen gösterirsiniz.
İki yaklaşım arasındaki fark, yalnızca birkaç cümle değil; birinde eksilen bir değer, diğerinde artan bir itibardır.
Bu gerçeği pekiştiren birkaç hatıra:
Birinci Hatıra: Yıllar önce bir makama giderek özel kaleme randevu talebimi ilettim. Not alındı, hatta bireysel olarak yetkiliyle de tanıştığımdan, bir meseleyi arz etmek istiyordum. Ancak geri dönüş olmadı. Aradan uzun zaman geçtikten sonra yetkiliye özelden mesaj attım; gördü fakat cevap vermedi. Şimdi o makamlar geride kaldı. Karşılaştığımızda ta uzaktan selam vermeye çalışıyor… ama artık nafile.
İkinci Hatıra: Gıyabında değer verdiğim başka bir yetkiliye kitap takdim etmek için randevu talep ettim. Yine geri dönüş olmadı. Bunun üzerine kendisine mesaj yazdım: “Herhangi bir işim yok, sadece sizi sevdiğim için bu kitabı takdim etmek istedim. Eğer bilginiz olduğu hâlde randevu verilmediyse diyecek sözüm yok; fakat haberiniz yoksa, özel kaleminizde bir sorun var. Dikkat ediniz. Herkes size benim kadar hoşgörülü olmayabilir.”
Üçüncü Hatıra: Bir siyasetçiden aldığım randevuya geç kalmamak için yağmur altında ıslanarak makamına gittim. Özel kalem “Ne işiniz var?” diye sordu. Randevum olduğunu söyledim. Cevap kısa ve kesindi: “Şu an meşgul, görüşmek istemiyor.” O gün anladım ki bazen kapılar kapanırken gönüller de kapanır. Bugün o kişi el uzatsa, tutmama kararı aldım. Çünkü işi görmek kadar insana değer verip ilgilenmek mutlu eder. Yoksa her talep yerine getirilmez. Buna da saygı duyulur.
Dördüncü Hatıra: Bir başka zamanda, yine farklı bir siyasetçiden randevu talep etmiştim. “Herhangi bir işim yok; yalnızca bu memleketin insanıyız diye bir kitap takdim edip ‘merhaba’ demek istiyorum.” demiştim. Ne var ki bu talebe de bir karşılık gelmedi. Aradan zaman geçti. Bir sohbet esnasında durumu siyasetçi bir arkadaşa anlattım; hemen ilgili kişiyi aradı. Bunun üzerine önce sekreteri randevu oluşturmak için beni aradı; nazikçe kabul etmedim. Ardından yetkili, bu kez bizzat arayarak davette bulundu. Yine de gitmeyi uygun görmedim. Geçti artık gelmem dedim. Sonunda, “Hocam, bu benim özel numaram; ben sizi kaydediyorum. Sizde kaydedin. Bir ihtiyacınız olursa emrinizdeyim.” dedi.
Oysa bazı gecikmiş nezaketler vardır ki, zamanında gösterilmeyen değerin yerini asla dolduramaz.
Beşinci Hatıra: Van Çaldıran’da Kaymakam Beyle tanışmak ve genel bilgi almak için randevu talep ettim. Kızım oraya öğretmen olarak atanmıştı. Özel kalem arayıp randevu verdi. Daha sonra tekrar arayıp saat değişikliği rica etti. Saatin tekrar değişmesi gerektiği için Kaymakam Bey bizzat arayarak özür diledi ve yeni randevu için davet etti. Bu incelik beni son derece mutlu etti. Makamında sohbet ederken bu inceliğin sırrını sorduğumda, ‘’Hocam, randevu saati tekrar değiştiği için bizzat ben arayıp özür dilemek istedim.’’ dedi. Daha sonra kendisi hakkında bir makale kaleme aldım ve memlekete döndüğümde bir hediye gönderdim. Peki, kazanan kim oldu? (2015)
Sonuç olarak: Kim olursa olsun, -hele bir talebi yoksa- bir randevu talebine olumlu ya da olumsuz dönüş yapılmaması büyük bir eksikliktir. Bu, nezaketsizliktir; daha da önemlisi, karşınızdaki insana değer vermemektir. Makamlar geçicidir, mekânlar değişir; fakat insanların gönlünde bıraktığınız iz kalıcıdır. Farklı zaman ve mekânlarda yeşerir de ya överek ya da yererek yâd eder.
Bir şehirde yakın zamanda şahit olduğum bir manzara bu gerçeği özetler nitelikteydi: Bir zamanlar etrafında kalabalıklar oluşturan üst düzey bir yetkili, görevinden ayrıldıktan sonra camiden çıktığında yalnızca bir kişinin “hoş geldiniz” demesiyle karşılandı.
Demek ki asıl mesele, makamda iken kaç kişinin yanınızda olduğu değil; makamdan sonra kaç gönülde yer ettiğinizdir. Başka bir ifadeyle, ‘’Önemli değildir makamda iken gelecek çiçekler / Lakin çok önemlidir giderken güle güle diyecekler’’
NOT: Son kitabım ‘’Bir Ömrün Sessiz Notları’’ kitabımı okuyunuz. İlginç anekdotlar var.
