Mahir ODABAŞI

Bayram gözlemi

Mahir ODABAŞI

Bayramların hayatımızdaki yeri başkadır. Vesile olur; çalınmayan ziller çalınır, açılmayan kapılar aralanır. Uzun zamandır öpülmeyen eller öpülür, içilmeyen çaylar içilir. Kırgın gönüller alınır; kimi zaman da o gönüllerde bir ömür kalınır—artısıyla, eksisiyle. Bayram ziyaretleri, aynı zamanda insanı tanımanın en sahici yollarından biridir. Hele ki ilçelere, köylere uzanan yolculuklarda; yazıya, hayata ve insana merak duyanlar için gözlemlenecek ne çok şey vardır.

Anadolu insanı doğaldır, içtendir, misafirperverdir. İyi dediğine kolay kolay kötü demez; kötü dediğine de iyi. Halk tabiriyle, sözünü sakınmadan, “kırılır mı?” diye tartmadan, lombur lombur konuşur. Bu doğallık, onun en belirgin karakteridir.

Bayram gözlemi

Bayramlarda köylere, kasabalara dışarıdan gelenler—okuyan gençler, memur ya da amir olmuş evlatlar, gelinler, damatlar—ayrı bir ilgi görür. Yetmişlik bir teyze ya da amca, kapısını çalan o misafirleri “Oğlumuz, gelinimiz, hoş geldiniz!” diye karşılar; bir anne-baba sıcaklığıyla sarılır. Ardından, elinde ne varsa sofraya dizer: ceviz, sucuk, bal, pestil, turşu, süt, yoğurt… Yetmez, bir de samimiyetle ısrar eder: “Hadi yiyin evladım, yiyin!” Böylesi saf ve içten bir misafirperverlik, her millete nasip olmaz. Bu, öz benliğini henüz kaybetmemiş güzel insanların hasletidir. Dileğimiz, şehirleşmenin ve apartman hayatının bu güzellikleri silip götürmemesidir.

Yıllar önce bir öğretmenimizin nasihati hâlâ kulaklarımızdadır:

“İnsan, makamda ve mekânda farklı olmayı bilmelidir. Makamdaki ciddiyet eve taşınırsa kibir olur; evdeki samimiyet makama taşınırsa ciddiyetsizlik doğurur. Hayat terazisinin ayarını iyi yapmak gerekir.”

Biz misketle büyüyen bir nesildik; bugünün çocukları ise adeta disketle büyüyor. Bu değişim, hayatın her alanında kendini açıkça hissettiriyor.

“Edepten erkândan uzaklaştık beri
Kimse takmıyor artık kimseyi
Ne olur diye sorma bu neslin hâlini
Bir şey olmaz; yeter bize vebali…”

Somut bir örnekle açıklayalım: Büyükşehirde görev yapan evlatlarınız bayram için köye gelir. Bir akraba ya da komşu ziyaretine birlikte gidersiniz. Kapıyı açan yaşlı teyze ve amca, büyük bir sevinçle karşılar sizi. “Buyurun, buyurun!” derken bir yandan da evin içinde telaş başlar. Sofra kurulur, çaylar hazırlanır. Fakat gelin görün ki gençler çoğu zaman bu sıcaklığa aynı karşılığı vermez. Zoraki sarılır, “Ben tokum,” “Onu sevmem,” gibi sözlerle ikramı geri çevirir. Sofraya oturmak istemez, yardım etmeyi düşünmez. Hatta “Çayım açık olabilir mi?” diyecek kadar mesafe koyar.

Anne-baba için bu durum içten içe bir mahcubiyete dönüşür. Söylenemeyen sözler, yapılan küçük telafiler… Ama çoğu zaman nafile. Siz evden ayrıldıktan sonra ev sahibi yaşlılar, “Oğlan iyi ama gelin kibirli,” ya da “Gelin iyi ama damat soğuk,” diye konuşur. Bir sonraki bayramda kapı yine açılır belki; fakat gönül kapısı aynı sıcaklıkla açılmaz.

Cemal Süreyya’nın anlattığı meşhur bir anekdot vardır. Cemal Süreyya Darphane müdürüdür. Hiç sevmediği Maliye Bakanı bir gün teftişe gelir. Darphanenin her tarafını gezer, bir ara şaire sorar:

Açmadığınız kapı kaldı mı?
Cemal Süreyya’nın cevabı şöyle olur.
Size bütün kapılarımızı açtık. Biri hariç!
Bakan şaşırır ve merakla sorar:
Hangi kapıymış o?
Kelimelerin ustası acılı sözle karşılık verir;
Gönül kapımız!

İşte mesele tam da budur.

Aynı tabloyu tersine çevirelim: Sofra kurulurken gelin ya da kızınız mutfağa koşar, oğlunuz ya da damadınız çay taşır, sofrayı kaldırmaya yardım eder. “Teyze, bulaşıkları ben yıkayayım,” dediğinde ise çoğu zaman şu cevabı alır: “Olmaz yavrum, ben size kıyamam.” Ardından anne-babaya dönülür: “Allah başa kadar versin, altın gibi evlatlar yetiştirmişsiniz.”

Siz ayrıldıktan sonra o evde güzel sözler dolaşır:
“Ne güzel çocuklar… Sanki yıllardır bizden biri gibiydiler.”

Özetle:

Evlatlarımız bizim en kıymetli hazinemizdir. Onların iyi bir meslek sahibi olması, hayatta bir yerlere gelmesi elbette gurur vericidir. Ancak asıl kıymet, insan kalabilmektir. Makamı ne olursa olsun, gittiği yerde uyum sağlayabilen; mütevazı, samimi ve saygılı kalabilen bir insan olmak… İşte gerçek “birincilik” budur.

Bu satırlar, yılların gözlemiyle; bazen gözün gördüğü, bazen kulağın işittiği gerçeklerden süzülerek yazıldı. Dileğim odur ki gelecek bayramlarda büyüklerimiz, ziyaretler sonrasında evlatlarımızı ve onları yetiştiren bizleri güzel duygularla ansın.

Ben de bir bayramda oğlumu alıp köyümün dağlarına çıktım. Dünden bugüne sohbet ettik. Belki yarın o da kendi evladını alır, aynı yolları yürür; aynı kapıları çalar, aynı gönüllere dokunur. Çünkü bayram, biraz da böyle bir hatıradır.

TEŞEKKÜRLER: Ablamızın (19.3.2026) vefatı dolayısıyla cenazemize katılan veya telefonla, mesajla, yorumla taziyelerini bildiren akraba, eş dost ve okurlarıma kalbi teşekkür ediyorum. Hatırları var olsun. (Kiminde teselli kiminde dua vardır / Zorda kalan insanlara bunlar şifadır)

Yazarın Diğer Yazıları